Haber
8 Aralık 2015

Haramın Binası Olmaz


mehmet mencet

Mehmet Mencet

 

İki arkadaşın arsaları var, kadastro gelince diğer arkadaş arsanın hepsini kendi üzerine yaptırmış.

«Haram yiyen haramî olur.» demiş büyükler, oğlu bir adamı öldürmüş ve hapse girmiş. Her yerde cezaevi yoktu eskiden, olsa bile geçici olarak iki odalı, çatısı bile olmayan dam, bir ev gibi.

Bu genci odaya koyuyorlar yanına hiç kimseyi istemiyor. Kimse de korkudan yanında kalmak istemiyor. Diğer odada 30 kişi var, sığmıyorlar. Savcı bey de o sırada orada değil, mecburen yanına ben girdim. Yanımda da jandarma var;

“–Selâmün aleyküm!” diye söze başladım.

“Bak sen iyi bir insansın, müslümansın. Diğer arkadaşların öbür odaya sığmıyor. Sen tek başına bir odadasın. Oluyor mu böyle?” dedim.

“–Doğru söylüyorsun haklısın da, bu ip ve kelepçe de neyin nesi?” deyince arkama baktım. Jandarma ne olur ne olmaz, belki zarar verir düşüncesiyle almış.

“–Seni bana başka türlü tanıttılar, benim haberim yok. Ben seni biliyorum.” dedim sakinleşti. Birkaç gün sonra Elazığ akıl hastanesine göndermişler. Orada bir fırsatını bulup kaçıp gelmiş, eşini ve çocuklarını öldürmüş. Neye yaradı haksız mal-mülk?

TEHDİTLER ALTINDA
Bir aşîret, uydurma tapularla birçok arazi elde etmiş; o sıralarda (1975 yılında) toprak reformu başladı. Önce tapuyla arazi belirlenecek, ardından toprak sahiplerine verilecekti. Güçlü olan kişiler; kimsesiz buldukları insanları Adana’ya veya başka yerlere göçe zorluyorlar, arazilerine de el koyuyorlar. Bir gün keşfe gittik. Hak sahibi olan kişiler uzaktan bakıyor, keşif mahalline bile gelmeye cesaret edemiyorlardı. Diğer aşîret mensupları Urfa’dan avukatlar getirmiş, hepsi de son model silâhlı 25-30 kişi de ekip hâlinde uzakta bekliyor. Her an olaya müdahale edebilecek bir pozisyondalar. Köy halkı ürkek, korkak gözlerle sadece seyrediyor. Şöyle veya böyle diyemiyorlardı. İlk gittiğimiz keşifte biraz da Kürtçe öğrendiğimizden tapuların sahte olduğunu anlamıştık. Aşîretin adamları; önümüzden gelip geçiyorlar, âdeta gözdağı verir gibi bir şey arıyorlardı.

“–Bunlar kim? Ne istiyorlar?” diye mübâşire sordum.
“–Efendim onlar keşfi izlemeye gelmişler.” dedi. Aslında plânlı, programlı, hazırlıklı gelmişler.
“–O zaman uzaktan seyretsinler, buradan çıksınlar!” dedim. Zaten bahane arıyorlar ya;
“–Gelsin kendi çıkarsın.” dediler. Ben de zabıt tutmak istedim.
Mübâşir Emin Bey, -kulakları çınlasın; her bayram arar, hâlâ telefonla görüşürüz- araya girip;

“–Yapmayın, etmeyin ayıp oluyor!” diyerek engel olmaya çalıştı. Çünkü mübâşirin de hatırı sayılı kişilerden akrabaları var. Onunla da kötü olmak istemiyorlar;
“–Bizim seninle bir işimiz yok, biz hâkime kızıyoruz.” diyorlar. Geldiler daktiloyu yere atıp zaptı yırttılar bana da;
“–Sen bizden niye korkmuyorsun?!. Para teklif ediyoruz, almıyorsun! Ölümle tehdit ediyoruz, korkmuyorsun! Biz seni ne yapalım?!.” diye bağırdılar. Ben de;
“–Ben Allah’tan başka kimseden korkmam!” dedim.

Hâşâ; “Senin Allâh’ına da, sana da!..” diye sövdüler, hakaretler ettiler. Bu durumda keşif yapma imkânı olmadığından geri dönüp savcıyı ve jandarmayı alarak tekrar gittik, Jandarmanın tüfeği onlarınkinin yanında oyuncak kalır. Fen memuru ve dâvâcı gelmek istemedi. Dâvâcı;

“–Ben hakkımdan vazgeçiyorum. Devletin hâkimine bunu yaparlarsa yarın tapuyu alsam bile ne olacak? Ekip diktirmez, yaklaştırmazlar bile! Senin de gençliğine yazık olur, hâkim bey! Ben vazgeçiyorum.” dedi.

“–Hayır, ölsem de ben bu işi yarım bırakmam! Bu mazlumun ve devletin işi!..” dedim. Tekrar gittiğimizde, kimsecikler yoktu. Keşfi yapıp geldik, bizim de artık orada kalma süremiz dolmuştu, tayinimiz çıktı. İlçenin ileri gelenleri;

“–Efendim gelip sizden özür dilesinler, biz sizi seviyoruz.” dediler.
“–Hayır, ben Allâh’a küfredenleri asla affetmem!” dedim.
Zaten bizden sonra oraları iyice karıştı. Bir gün haberlerde duyduk ki, bunlar müsâdemeye girmişler. O küfredenler öldürülmüş, cesetlerini bile bulamadılar.

Bazen de güzel hâtıralar var.
Bir gün odamdayım. Elinde heybesiyle yaşlı bir adam geldi. Ne istediğini sordum:
“–Efendim, Allah sizden râzı olsun. Beni hacca gönderdiniz.” dedi.
“–Nasıl yani?” deyince;
“–Yıllardır bitmeyen dâvâmı bitirdiniz. Satıp hacca gittim, size de hediye getirdim.” dedi.
“–Hâkim hediye almaz. Hurma ve zemzem kâfî.” dedim. Hediyeleri kalemdekilere verdi.
“–Ne zaman gelsem; senin arkanda, başının üzerinde nur yüzlü bir mübârek zât görüyorum.” derdi. Köyde iyiliksever biri olduğu için memurlar acıyıp «verdi» kaydı vermişler. Ben de;
“–Bu kayıt senin mi? Bak bilirkişiye sormadım, önce sana soruyorum.” dedim;
“–Efendim, ben size nasıl yalan söyleyeyim, bu benim değil. Başının üzerindeki nur yüzlü zât şu anda bana bakıyor.” dedi…
Urfa; hayatımızda bir başlangıç mı yoksa bir dönüm noktası mıydı? Birkaç ay çalıştıktan sonra, geçici olarak Urfa’ya verdiler. Her gün gidip geliyordum. Urfa deyince, içim bir garip olur. Tarifi imkânsız bir haz duyarım.
İşte o güzel insan, Esat PARMAKSIZ Ağabey, bizim hayatımızın âdeta rehberi oldu. Onu tanımak sanki İslâm’ı tanımak. Güzel bir müslüman nasıl olur? Onu hâliyle, kāliyle yaşamak. Aile hayatıyla, alışverişte mütevâzı duruşuyla, infâkıyla bize yeni ufuklar açmıştı. Zaman zaman eşim ve kızımı da alır gider, evlerinde kalırdık. Sohbetlerindeki feyz ve muhabbet bizi mest ederdi.

Urfa’da olan bir başka hâdise de beni çok etkilemişti. Yetkili olarak 8 ay çalıştım. Ağır cezada müebbetle yargılanan bir genç var. En yakın arkadaşını öldürmüş. Ama bir türlü sebebini söylemiyor. Yeni evli. Duruşmaya eşi ve kayınpederi de gelmiş. Bütün yakınları da orada. Ağır ceza reisi Liceli ve Kürtçeyi iyi biliyor. Hani Necip Fazıl’ın «Reis Bey»i var ya, onun tipinde iyi bir reis;

“–Sebebi ne acaba?” diye sordum. Reis bey;
“–Bunu bir türlü söyletemedik. En ağır cezaya râzı oluyor ama tek kelime söylemiyor.” dedi.
“–Reis bey, Urfalılar sizi sever, bunu soruştursanız belki söylerler. Eşini ve kayınpederini dışarı çıkaralım.” dedim.

Reis bey dışarıdan öğrenmeye çalışmış;
“–24 yıl hapis cezası verilecek oğlum, bak gençsin; sebebini söylersen belki hafifletici sebeplerden 5 yıla kadar inebilir. Siz çok can arkadaşmışsınız, neden öldürecek kadar nefret ettin?” diye ısrarlara rağmen, genç hep susuyor;
“Cezama râzıyım!” diyordu.
Nihayet eşini ve kayınpederini dışarı çıkardılar. Reis bey etraftan duyduklarını o gence söyleyince, teyit etmek zorunda kaldı. Arkadaşının ona;

“Ben senin eşinle gezdim tozdum, benim artığımı aldın.” demesiyle gencin dünyası kararmış. Bu kelimeleri eşinin duyup incinmemesi için, yıllarca hapis yatmayı göze alıyor. Bir hanımın iffetine saygı, ancak bu kadar olur.
Bir meslektaşımın babası fâiz alır, verir bu işle uğraşırmış. Bir gün vefat edince oğullarının en küçüğü, biraz deli dolu biri; bütün köy halkını başına toplamış; babasının herkesten haksız yere aldığı o birikimleri, sıraya dizdiği insanlara üçer-beşer verip hepsini dağıtıp bitirmiş. Kardeşleri yanına gelinceye kadar hepsini dağıtmış.
Eninde, sonunda hak yerini buluyor. Babası onun hesabıyla uğraşsın bakalım.

 

Print Friendly

Bir Yorum Yap


*

Haber
Bu Web Sitesi ÜN Ajans Tarafından Tasarlanmıştır.
Mehmet Mencet
(mehmetmencet@hotmail.com)
Haramın Binası Olmaz
8 Aralık 2015, Salı


mehmet mencet

Mehmet Mencet

 

İki arkadaşın arsaları var, kadastro gelince diğer arkadaş arsanın hepsini kendi üzerine yaptırmış.

«Haram yiyen haramî olur.» demiş büyükler, oğlu bir adamı öldürmüş ve hapse girmiş. Her yerde cezaevi yoktu eskiden, olsa bile geçici olarak iki odalı, çatısı bile olmayan dam, bir ev gibi.

Bu genci odaya koyuyorlar yanına hiç kimseyi istemiyor. Kimse de korkudan yanında kalmak istemiyor. Diğer odada 30 kişi var, sığmıyorlar. Savcı bey de o sırada orada değil, mecburen yanına ben girdim. Yanımda da jandarma var;

“–Selâmün aleyküm!” diye söze başladım.

“Bak sen iyi bir insansın, müslümansın. Diğer arkadaşların öbür odaya sığmıyor. Sen tek başına bir odadasın. Oluyor mu böyle?” dedim.

“–Doğru söylüyorsun haklısın da, bu ip ve kelepçe de neyin nesi?” deyince arkama baktım. Jandarma ne olur ne olmaz, belki zarar verir düşüncesiyle almış.

“–Seni bana başka türlü tanıttılar, benim haberim yok. Ben seni biliyorum.” dedim sakinleşti. Birkaç gün sonra Elazığ akıl hastanesine göndermişler. Orada bir fırsatını bulup kaçıp gelmiş, eşini ve çocuklarını öldürmüş. Neye yaradı haksız mal-mülk?

TEHDİTLER ALTINDA
Bir aşîret, uydurma tapularla birçok arazi elde etmiş; o sıralarda (1975 yılında) toprak reformu başladı. Önce tapuyla arazi belirlenecek, ardından toprak sahiplerine verilecekti. Güçlü olan kişiler; kimsesiz buldukları insanları Adana’ya veya başka yerlere göçe zorluyorlar, arazilerine de el koyuyorlar. Bir gün keşfe gittik. Hak sahibi olan kişiler uzaktan bakıyor, keşif mahalline bile gelmeye cesaret edemiyorlardı. Diğer aşîret mensupları Urfa’dan avukatlar getirmiş, hepsi de son model silâhlı 25-30 kişi de ekip hâlinde uzakta bekliyor. Her an olaya müdahale edebilecek bir pozisyondalar. Köy halkı ürkek, korkak gözlerle sadece seyrediyor. Şöyle veya böyle diyemiyorlardı. İlk gittiğimiz keşifte biraz da Kürtçe öğrendiğimizden tapuların sahte olduğunu anlamıştık. Aşîretin adamları; önümüzden gelip geçiyorlar, âdeta gözdağı verir gibi bir şey arıyorlardı.

“–Bunlar kim? Ne istiyorlar?” diye mübâşire sordum.
“–Efendim onlar keşfi izlemeye gelmişler.” dedi. Aslında plânlı, programlı, hazırlıklı gelmişler.
“–O zaman uzaktan seyretsinler, buradan çıksınlar!” dedim. Zaten bahane arıyorlar ya;
“–Gelsin kendi çıkarsın.” dediler. Ben de zabıt tutmak istedim.
Mübâşir Emin Bey, -kulakları çınlasın; her bayram arar, hâlâ telefonla görüşürüz- araya girip;

“–Yapmayın, etmeyin ayıp oluyor!” diyerek engel olmaya çalıştı. Çünkü mübâşirin de hatırı sayılı kişilerden akrabaları var. Onunla da kötü olmak istemiyorlar;
“–Bizim seninle bir işimiz yok, biz hâkime kızıyoruz.” diyorlar. Geldiler daktiloyu yere atıp zaptı yırttılar bana da;
“–Sen bizden niye korkmuyorsun?!. Para teklif ediyoruz, almıyorsun! Ölümle tehdit ediyoruz, korkmuyorsun! Biz seni ne yapalım?!.” diye bağırdılar. Ben de;
“–Ben Allah’tan başka kimseden korkmam!” dedim.

Hâşâ; “Senin Allâh’ına da, sana da!..” diye sövdüler, hakaretler ettiler. Bu durumda keşif yapma imkânı olmadığından geri dönüp savcıyı ve jandarmayı alarak tekrar gittik, Jandarmanın tüfeği onlarınkinin yanında oyuncak kalır. Fen memuru ve dâvâcı gelmek istemedi. Dâvâcı;

“–Ben hakkımdan vazgeçiyorum. Devletin hâkimine bunu yaparlarsa yarın tapuyu alsam bile ne olacak? Ekip diktirmez, yaklaştırmazlar bile! Senin de gençliğine yazık olur, hâkim bey! Ben vazgeçiyorum.” dedi.

“–Hayır, ölsem de ben bu işi yarım bırakmam! Bu mazlumun ve devletin işi!..” dedim. Tekrar gittiğimizde, kimsecikler yoktu. Keşfi yapıp geldik, bizim de artık orada kalma süremiz dolmuştu, tayinimiz çıktı. İlçenin ileri gelenleri;

“–Efendim gelip sizden özür dilesinler, biz sizi seviyoruz.” dediler.
“–Hayır, ben Allâh’a küfredenleri asla affetmem!” dedim.
Zaten bizden sonra oraları iyice karıştı. Bir gün haberlerde duyduk ki, bunlar müsâdemeye girmişler. O küfredenler öldürülmüş, cesetlerini bile bulamadılar.

Bazen de güzel hâtıralar var.
Bir gün odamdayım. Elinde heybesiyle yaşlı bir adam geldi. Ne istediğini sordum:
“–Efendim, Allah sizden râzı olsun. Beni hacca gönderdiniz.” dedi.
“–Nasıl yani?” deyince;
“–Yıllardır bitmeyen dâvâmı bitirdiniz. Satıp hacca gittim, size de hediye getirdim.” dedi.
“–Hâkim hediye almaz. Hurma ve zemzem kâfî.” dedim. Hediyeleri kalemdekilere verdi.
“–Ne zaman gelsem; senin arkanda, başının üzerinde nur yüzlü bir mübârek zât görüyorum.” derdi. Köyde iyiliksever biri olduğu için memurlar acıyıp «verdi» kaydı vermişler. Ben de;
“–Bu kayıt senin mi? Bak bilirkişiye sormadım, önce sana soruyorum.” dedim;
“–Efendim, ben size nasıl yalan söyleyeyim, bu benim değil. Başının üzerindeki nur yüzlü zât şu anda bana bakıyor.” dedi…
Urfa; hayatımızda bir başlangıç mı yoksa bir dönüm noktası mıydı? Birkaç ay çalıştıktan sonra, geçici olarak Urfa’ya verdiler. Her gün gidip geliyordum. Urfa deyince, içim bir garip olur. Tarifi imkânsız bir haz duyarım.
İşte o güzel insan, Esat PARMAKSIZ Ağabey, bizim hayatımızın âdeta rehberi oldu. Onu tanımak sanki İslâm’ı tanımak. Güzel bir müslüman nasıl olur? Onu hâliyle, kāliyle yaşamak. Aile hayatıyla, alışverişte mütevâzı duruşuyla, infâkıyla bize yeni ufuklar açmıştı. Zaman zaman eşim ve kızımı da alır gider, evlerinde kalırdık. Sohbetlerindeki feyz ve muhabbet bizi mest ederdi.

Urfa’da olan bir başka hâdise de beni çok etkilemişti. Yetkili olarak 8 ay çalıştım. Ağır cezada müebbetle yargılanan bir genç var. En yakın arkadaşını öldürmüş. Ama bir türlü sebebini söylemiyor. Yeni evli. Duruşmaya eşi ve kayınpederi de gelmiş. Bütün yakınları da orada. Ağır ceza reisi Liceli ve Kürtçeyi iyi biliyor. Hani Necip Fazıl’ın «Reis Bey»i var ya, onun tipinde iyi bir reis;

“–Sebebi ne acaba?” diye sordum. Reis bey;
“–Bunu bir türlü söyletemedik. En ağır cezaya râzı oluyor ama tek kelime söylemiyor.” dedi.
“–Reis bey, Urfalılar sizi sever, bunu soruştursanız belki söylerler. Eşini ve kayınpederini dışarı çıkaralım.” dedim.

Reis bey dışarıdan öğrenmeye çalışmış;
“–24 yıl hapis cezası verilecek oğlum, bak gençsin; sebebini söylersen belki hafifletici sebeplerden 5 yıla kadar inebilir. Siz çok can arkadaşmışsınız, neden öldürecek kadar nefret ettin?” diye ısrarlara rağmen, genç hep susuyor;
“Cezama râzıyım!” diyordu.
Nihayet eşini ve kayınpederini dışarı çıkardılar. Reis bey etraftan duyduklarını o gence söyleyince, teyit etmek zorunda kaldı. Arkadaşının ona;

“Ben senin eşinle gezdim tozdum, benim artığımı aldın.” demesiyle gencin dünyası kararmış. Bu kelimeleri eşinin duyup incinmemesi için, yıllarca hapis yatmayı göze alıyor. Bir hanımın iffetine saygı, ancak bu kadar olur.
Bir meslektaşımın babası fâiz alır, verir bu işle uğraşırmış. Bir gün vefat edince oğullarının en küçüğü, biraz deli dolu biri; bütün köy halkını başına toplamış; babasının herkesten haksız yere aldığı o birikimleri, sıraya dizdiği insanlara üçer-beşer verip hepsini dağıtıp bitirmiş. Kardeşleri yanına gelinceye kadar hepsini dağıtmış.
Eninde, sonunda hak yerini buluyor. Babası onun hesabıyla uğraşsın bakalım.

 

Print Friendly
YORUMLAR



    Yukarı Çık