Haber
30 Aralık 2015

Hayat Yolculuğunda(Unutamadığım Kareler) 2

mehmet mencet

Mehmet Mencet

Temmuz 1988’de hiç beklemediğim bir anda tayinim Antalya’ya çıktı. Antalya’nın girişinde şu cümlelerle karşılaştık:

«Şüphesiz Antalya dünyanın en güzel yerlerinden birisidir!»

Temmuz ve Ağustos ayları, Antalya’nın en çekilmez sıcağının olduğu zaman. O yıllarda ev sıkıntısı çok. Nüfus fazla olmadığından kiralık ev çok az. Birisi asker arkadaşım diğeri sevdiğim bir dostum orada oturdukları için bize ev aradılar. Tesadüf bu ya ikisi de aynı evi tutmuşlar.

Kozan’dan geldik ama ev küçük. Batı cepheli olduğundan bütün gün güneş içinde. Şimdiki gibi klima da yok. Üstelik kavgacı bir mahalle, gece yarısı gürültü-patırtı eksik olmuyor. «Bu evde oturulmaz!» diyerek yerleşmeden yeni ev arayışına girdik. Hiçbir yeri bilmiyoruz, arabamız yok; nereden inilir-binilir, nerede kiralık ev var bilemiyoruz. Gündüz zaten mesai, beni bekleyen birikmiş bir sürü iş var. Çocukların okul kayıtlarının başladığı bir dönem, hangi semtten tutarsak oraya en yakın okula vereceğiz; her yönden sıkıntılı. İki ay ev aradık tam evi bulup gidiyorsunuz, ev sahibi başka yerde. Yandaki komşuya rica ediyorsunuz;

 

“Şöyle bir bakabilir miyim?” diye. Hiç kimse yardımcı olmuyor. O kadar bunaldık ki…

 

Nihayet küçük ve arka cephe de olsa bir ev bulduk. Ev sahibi hâkimmiş başka yerde.

 

“İyi!” dedik. «Bizi en iyi o anlar» düşüncesiyle evi badana ettirdik. Tam nakil olacağımız sırada bir haber geldi;

 

“Ben hâkime ev vermem!” diye. Şok olduk, meslektaşız ama tanışmıyoruz. Kim bilir? Ev onun… Tekrar aradık. Bir başkası da;

 

“Benim kiraya ihtiyacım yok ama adliyede bir adamım bulunsun!” demiş. Yani evinde parayla oturup, birilerinin adamı olacaksınız! Bizim moral iyice bozuldu. Hava çok sıcak, bir düzene koyamadık…

 

Nihayet şimdi noter olan arkadaşım -Allah râzı olsun- arabasıyla bahçe içindeki evine götürdü bizi. Birkaç gün sonra da bir ev buldu. Ev gayet güzeldi. Ev sahibinin Isparta’da dershanesi varmış, o yüzden oturamamış, dört yıldır boş duruyormuş. Kiraladık, tam eşyaları taşıyacağız; ev sahibi hanım bir sürü talimat veriyor:

 

“Evinize temizlikçi almayın! Soba kurmayın! Çocuklar duvar kâğıdını çizmesin, yırtmasın! Gelen misafir topuklu ayakkabıyla girmesin!.. …”

 

Allah kimseyi kimsenin kapısına göndermesin! Paranızla bir sürü işitmek istemediğiniz lâflar. «Nasıl olsa burada değil» dedik tuttuk. Sekiz ay oturduk.

 

Allah devlete zeval vermesin! Lojman satın alındı seve seve gittik. En azından kimseye minnetiniz yok, kendinizin gibi, gönül rahatlığıyla oturuyorsunuz. Etrafınızda da meslektaşlarınız… Şimdi gençler bilmiyorlar. Tabiî bu sıkıntıları çekmediler; yok kat beğenmezler, cephe beğenmezler…

 

Ev satın alsak ancak bu kadar sevinirdik. On yıl oturduk elhamdülillâh.

 

İnsan gurbette olgunlaşır. Sıkıntılar, yokluklar, gariplik… Zamanla her şeye alışılıyor ama o ilk günler çok zor.

 

Bir arkadaşım Antalya dışına hiç çıkmamış. Hep akrabaları bu civarda;

 

«Keşke çocuklarımız dışarılarda olsalar da bizler de memleket görsek…» diyordu. Oğlu üniversiteyi kazanınca onun yanına gittiler. Tabiî buradan birkaç arkadaş adresi alıp gitti. O kadar ilgilenmişler ki çok memnun olmuş. Geldikten sonra;

 

“Gurbet ne kadar zormuş! Fazla kalmasam bile anladım. Bundan sonra buraya kim gelirse benim haberim olsun ilgileneyim, önceleri pek aklıma gelmezdi.” dedi.

 

İlk günler çok önemli. O zamanlar fazla yüksek bina yoktu. İl Özel İdare binası gökdelen gibiydi, adliye de bu binanın bir bölümünde yetersiz de olsa hizmet vermekteydi.

 

VAKIF HASSÂSİYETİ

 

Antalyalılar -mübalâğasız- yüzlerce gayrimenkulle uğraşan insanlar. 226 parsel Duraliler semtini, Çamköy 229 No’lu taşınmazları dillerinden düşürmezler. Şehir içinde Muratpaşa Vakfı’na ait olan binlerce dönüm zeytinliği içine alan araziyi vakfa verdik. Bu arazilerin evveliyâtının 1938 yıllarına dayanmakta olduğunu tespit ettik. Bu vakıf zeytinliği Antalya’nın girişinde âdeta şehrin akciğeri mesâbesinde; çarpık yapılanmanın, yüksek ve sık binaların nefes alınamaz hâle gelen yerlerinden âdeta kurtulan bir oksijen deposu. Zeytin ve zeytinyağı çıkarılan bir vakıf arazisi. Hattâ bu yüzden söylentiler duyduk:

 

“Bu hâkim her yeri vakfa veriyor. Acaba vakıflarda mı okumuş?..” diye.

 

Çamköy, Varsak, Altınova gibi merkezî yerleşim yerlerini içine alan 1925 tarihinde tesis edilen tapuların dâvâsıyla karşılaştık.

 

Maalesef vakıf arazilerine gereken hassasiyet gösterilmiyor.

 

KIZ EVLÂT AYRIMCILIĞI

 

Eskiden Antalya sahilleri hiçbir işe yaramadığından oraları kızlara verirler, erkeklere ise tarım arazilerini ve portakal bahçelerini miras olarak bırakırlardı.

 

Bir gün köyün birinde yaşlı bir adamın intihar ettiğini duyduk. Köylerde intihar olayı pek olmaz; herkes birbirini tanır, utanır, çekinir. Dikkatimi çekti nedir bu işin aslı diye merak edip, savcılıktan öğrendim. Bu adam bütün malını oğullarına bağışlamış, gelinler de bakmayınca kızlarının yanına gitmiş. Bu sefer de damatlar;

 

«Mademki malını oğlanlara verdi, onlar baksınlar!» diye hanımlarına rahat vermemişler. Adamcağız köy odasına yerleşmiş. Orada da gelen giden ileri geri konuşunca dayanamamış kendini Devlet Su İşlerinin sulama kanalına atmış, boğulmuş.

 

Evlâtları mahkemeye geldiklerinde;

 

“Madem ki babanıza bakmadınız, o hâlde hakkınız neyse onu alırsınız!” dedim.

 

DÂVÂLILARIN İKRAMI…

 

Döşemealtı köylerinden birine keşfe gittik. Tarla sahibi hanım;

 

“Ben kalp hastasıyım; tarla uzak, ben çıkamam.” dedi. Fen memuru bilirkişi. Yeri tespit ettik, keşfi yazdık. Hazine avukatı;

 

“–Tarla sahibi hanımın bir isteği var;

 

«Ben tüm keşfe gelenlere ikram edilmek üzere pişi yaptım eğer yemezlerse kendimi arabanın önüne atarım!» demiş. Ne yapalım?” dedi.

 

Pişi dediği puf böreği. Keşifte benim kimseden bir şey yemediğimi bildikleri için çekinerek söylediler.

 

“–Şimdi müsait değiliz. Cumadan sonra…” dedim. Bu temiz hanımı kıramadık, gittik. Temiz bir bahçe… İçmek için ayrı, kullanmak için ayrı, tertemiz sular… Güler yüzlü bir teyze… Çayını içtik.

 

Aradan biraz zaman geçti, kararı almak üzere o teyze mahkemeye geldi;

 

“–Hem çay ikram edelim hem de hediye verelim bu misafirperver hanıma!” diye kâtiplere tembih ettim. O günkü çay için teşekkür ettim;

 

“–Bunda abartacak bir şey yok. Bir çayımı içtiniz.” dedi.

 

Raporu okuyunca;

 

“–Bir itirazın var mı?” diye sorduk;

 

“–Devletin verdiği karar neyse doğrudur. Ben hakkıma râzıyım.” dedi.

 

Eşini kaybedeli yıllar olmuş;

 

“–Evlilik tarihini hatırlıyor musun?” diye sorduk belgeleri doldururken;

 

“–İnsan hiç evlilik tarihini unutur mu?..” dedi.

 

Köy, şehir fark etmiyor. Nâzik ruhlu insanlara her yerde rastlayabilirsiniz.

 

Normalde niye keşiflerde hiç ikram kabul etmediğimizin de bir misalini anlatalım:

 

Yıllar evvel yine sıcak bir günde keşfe gitmiştik; birisi elinde bakraçla gelip ayran ikram ediyordu. Dağın başı herkes susamış, -zaten tanımıyorlar- kimin getirdiğine bakmaksızın herkes içti. Allah’tan ben içmemiştim. Keşif bitti. Ayran ikram eden, kaybeden tarafmış;

 

«İçtiğiniz ayran gözünüze dizinize dursun!» demiş. Bir yudum suyu bile ne niyetle veriyorlar, bilemezsiniz.

Print Friendly

Bir Yorum Yap


*

Haber
Bu Web Sitesi ÜN Ajans Tarafından Tasarlanmıştır.
Mehmet Mencet
(mehmetmencet@hotmail.com)
Hayat Yolculuğunda(Unutamadığım Kareler) 2
30 Aralık 2015, Çarşamba

mehmet mencet

Mehmet Mencet

Temmuz 1988’de hiç beklemediğim bir anda tayinim Antalya’ya çıktı. Antalya’nın girişinde şu cümlelerle karşılaştık:

«Şüphesiz Antalya dünyanın en güzel yerlerinden birisidir!»

Temmuz ve Ağustos ayları, Antalya’nın en çekilmez sıcağının olduğu zaman. O yıllarda ev sıkıntısı çok. Nüfus fazla olmadığından kiralık ev çok az. Birisi asker arkadaşım diğeri sevdiğim bir dostum orada oturdukları için bize ev aradılar. Tesadüf bu ya ikisi de aynı evi tutmuşlar.

Kozan’dan geldik ama ev küçük. Batı cepheli olduğundan bütün gün güneş içinde. Şimdiki gibi klima da yok. Üstelik kavgacı bir mahalle, gece yarısı gürültü-patırtı eksik olmuyor. «Bu evde oturulmaz!» diyerek yerleşmeden yeni ev arayışına girdik. Hiçbir yeri bilmiyoruz, arabamız yok; nereden inilir-binilir, nerede kiralık ev var bilemiyoruz. Gündüz zaten mesai, beni bekleyen birikmiş bir sürü iş var. Çocukların okul kayıtlarının başladığı bir dönem, hangi semtten tutarsak oraya en yakın okula vereceğiz; her yönden sıkıntılı. İki ay ev aradık tam evi bulup gidiyorsunuz, ev sahibi başka yerde. Yandaki komşuya rica ediyorsunuz;

 

“Şöyle bir bakabilir miyim?” diye. Hiç kimse yardımcı olmuyor. O kadar bunaldık ki…

 

Nihayet küçük ve arka cephe de olsa bir ev bulduk. Ev sahibi hâkimmiş başka yerde.

 

“İyi!” dedik. «Bizi en iyi o anlar» düşüncesiyle evi badana ettirdik. Tam nakil olacağımız sırada bir haber geldi;

 

“Ben hâkime ev vermem!” diye. Şok olduk, meslektaşız ama tanışmıyoruz. Kim bilir? Ev onun… Tekrar aradık. Bir başkası da;

 

“Benim kiraya ihtiyacım yok ama adliyede bir adamım bulunsun!” demiş. Yani evinde parayla oturup, birilerinin adamı olacaksınız! Bizim moral iyice bozuldu. Hava çok sıcak, bir düzene koyamadık…

 

Nihayet şimdi noter olan arkadaşım -Allah râzı olsun- arabasıyla bahçe içindeki evine götürdü bizi. Birkaç gün sonra da bir ev buldu. Ev gayet güzeldi. Ev sahibinin Isparta’da dershanesi varmış, o yüzden oturamamış, dört yıldır boş duruyormuş. Kiraladık, tam eşyaları taşıyacağız; ev sahibi hanım bir sürü talimat veriyor:

 

“Evinize temizlikçi almayın! Soba kurmayın! Çocuklar duvar kâğıdını çizmesin, yırtmasın! Gelen misafir topuklu ayakkabıyla girmesin!.. …”

 

Allah kimseyi kimsenin kapısına göndermesin! Paranızla bir sürü işitmek istemediğiniz lâflar. «Nasıl olsa burada değil» dedik tuttuk. Sekiz ay oturduk.

 

Allah devlete zeval vermesin! Lojman satın alındı seve seve gittik. En azından kimseye minnetiniz yok, kendinizin gibi, gönül rahatlığıyla oturuyorsunuz. Etrafınızda da meslektaşlarınız… Şimdi gençler bilmiyorlar. Tabiî bu sıkıntıları çekmediler; yok kat beğenmezler, cephe beğenmezler…

 

Ev satın alsak ancak bu kadar sevinirdik. On yıl oturduk elhamdülillâh.

 

İnsan gurbette olgunlaşır. Sıkıntılar, yokluklar, gariplik… Zamanla her şeye alışılıyor ama o ilk günler çok zor.

 

Bir arkadaşım Antalya dışına hiç çıkmamış. Hep akrabaları bu civarda;

 

«Keşke çocuklarımız dışarılarda olsalar da bizler de memleket görsek…» diyordu. Oğlu üniversiteyi kazanınca onun yanına gittiler. Tabiî buradan birkaç arkadaş adresi alıp gitti. O kadar ilgilenmişler ki çok memnun olmuş. Geldikten sonra;

 

“Gurbet ne kadar zormuş! Fazla kalmasam bile anladım. Bundan sonra buraya kim gelirse benim haberim olsun ilgileneyim, önceleri pek aklıma gelmezdi.” dedi.

 

İlk günler çok önemli. O zamanlar fazla yüksek bina yoktu. İl Özel İdare binası gökdelen gibiydi, adliye de bu binanın bir bölümünde yetersiz de olsa hizmet vermekteydi.

 

VAKIF HASSÂSİYETİ

 

Antalyalılar -mübalâğasız- yüzlerce gayrimenkulle uğraşan insanlar. 226 parsel Duraliler semtini, Çamköy 229 No’lu taşınmazları dillerinden düşürmezler. Şehir içinde Muratpaşa Vakfı’na ait olan binlerce dönüm zeytinliği içine alan araziyi vakfa verdik. Bu arazilerin evveliyâtının 1938 yıllarına dayanmakta olduğunu tespit ettik. Bu vakıf zeytinliği Antalya’nın girişinde âdeta şehrin akciğeri mesâbesinde; çarpık yapılanmanın, yüksek ve sık binaların nefes alınamaz hâle gelen yerlerinden âdeta kurtulan bir oksijen deposu. Zeytin ve zeytinyağı çıkarılan bir vakıf arazisi. Hattâ bu yüzden söylentiler duyduk:

 

“Bu hâkim her yeri vakfa veriyor. Acaba vakıflarda mı okumuş?..” diye.

 

Çamköy, Varsak, Altınova gibi merkezî yerleşim yerlerini içine alan 1925 tarihinde tesis edilen tapuların dâvâsıyla karşılaştık.

 

Maalesef vakıf arazilerine gereken hassasiyet gösterilmiyor.

 

KIZ EVLÂT AYRIMCILIĞI

 

Eskiden Antalya sahilleri hiçbir işe yaramadığından oraları kızlara verirler, erkeklere ise tarım arazilerini ve portakal bahçelerini miras olarak bırakırlardı.

 

Bir gün köyün birinde yaşlı bir adamın intihar ettiğini duyduk. Köylerde intihar olayı pek olmaz; herkes birbirini tanır, utanır, çekinir. Dikkatimi çekti nedir bu işin aslı diye merak edip, savcılıktan öğrendim. Bu adam bütün malını oğullarına bağışlamış, gelinler de bakmayınca kızlarının yanına gitmiş. Bu sefer de damatlar;

 

«Mademki malını oğlanlara verdi, onlar baksınlar!» diye hanımlarına rahat vermemişler. Adamcağız köy odasına yerleşmiş. Orada da gelen giden ileri geri konuşunca dayanamamış kendini Devlet Su İşlerinin sulama kanalına atmış, boğulmuş.

 

Evlâtları mahkemeye geldiklerinde;

 

“Madem ki babanıza bakmadınız, o hâlde hakkınız neyse onu alırsınız!” dedim.

 

DÂVÂLILARIN İKRAMI…

 

Döşemealtı köylerinden birine keşfe gittik. Tarla sahibi hanım;

 

“Ben kalp hastasıyım; tarla uzak, ben çıkamam.” dedi. Fen memuru bilirkişi. Yeri tespit ettik, keşfi yazdık. Hazine avukatı;

 

“–Tarla sahibi hanımın bir isteği var;

 

«Ben tüm keşfe gelenlere ikram edilmek üzere pişi yaptım eğer yemezlerse kendimi arabanın önüne atarım!» demiş. Ne yapalım?” dedi.

 

Pişi dediği puf böreği. Keşifte benim kimseden bir şey yemediğimi bildikleri için çekinerek söylediler.

 

“–Şimdi müsait değiliz. Cumadan sonra…” dedim. Bu temiz hanımı kıramadık, gittik. Temiz bir bahçe… İçmek için ayrı, kullanmak için ayrı, tertemiz sular… Güler yüzlü bir teyze… Çayını içtik.

 

Aradan biraz zaman geçti, kararı almak üzere o teyze mahkemeye geldi;

 

“–Hem çay ikram edelim hem de hediye verelim bu misafirperver hanıma!” diye kâtiplere tembih ettim. O günkü çay için teşekkür ettim;

 

“–Bunda abartacak bir şey yok. Bir çayımı içtiniz.” dedi.

 

Raporu okuyunca;

 

“–Bir itirazın var mı?” diye sorduk;

 

“–Devletin verdiği karar neyse doğrudur. Ben hakkıma râzıyım.” dedi.

 

Eşini kaybedeli yıllar olmuş;

 

“–Evlilik tarihini hatırlıyor musun?” diye sorduk belgeleri doldururken;

 

“–İnsan hiç evlilik tarihini unutur mu?..” dedi.

 

Köy, şehir fark etmiyor. Nâzik ruhlu insanlara her yerde rastlayabilirsiniz.

 

Normalde niye keşiflerde hiç ikram kabul etmediğimizin de bir misalini anlatalım:

 

Yıllar evvel yine sıcak bir günde keşfe gitmiştik; birisi elinde bakraçla gelip ayran ikram ediyordu. Dağın başı herkes susamış, -zaten tanımıyorlar- kimin getirdiğine bakmaksızın herkes içti. Allah’tan ben içmemiştim. Keşif bitti. Ayran ikram eden, kaybeden tarafmış;

 

«İçtiğiniz ayran gözünüze dizinize dursun!» demiş. Bir yudum suyu bile ne niyetle veriyorlar, bilemezsiniz.

Print Friendly
YORUMLAR



    Yukarı Çık