Haber
11 Ekim 2016

Hayat Yolculuğunda Unutamadığım Kareler 4

Erbaa, Tokat’la Amasya arasında güzel bir ilçe. Karadeniz’le İç Anadolu arasında; insanları samimî, sıcakkanlı, misafirperver, Anadolu’nun birçok geleneğinin hâlâ yaşandığı, görgülü, kültürlü bir ilçe. Köyleri bile gayet temiz ve bakımlı. Bilhassa Çerkez köylerine köy demek, haksızlık olurdu. İnsanların giyim kuşamları çok düzgündü. Hanımlar giyim kuşam alışverişleri için İstanbul’a giderlerdi. Dört-beş tane tuğla fabrikası vardı.

 

Sulakyurt’ta yeni lojman yapılmıştı. İlk biz oturacaktık, o kadar sevindik ki…

 

Bir hâkimin kirada oturması hususunda şöyle denirdi:

 

“Ev sahibiyle ne kadar resmî olursanız olun, bir gün mahkemeye işi düşebilir veya evinde oturmanızı istismar edebilir.”

 

Neler işittik bu konuda. Kimseyi tanımadan samimî olamıyorsunuz; esnafla, komşularla mesafeli olmak durumundasınız. Ancak kendi meslektaşlarınızla diyalogunuz olabilir, o da aynı frekanstaysanız.

 

İnşaat teslimi evi uzun uğraşlarla temizledik, taşındık. İki ay sonra daha iyice yerleşmeden tayinimiz Erbaa’ya çıktı, önümüz Ramazan. Telgraf çektik. Yine ev sorunu. Kiralık ev yok. Özel İdare’nin çok eski, ama bahçe içinde yan yana memurların olduğu lojman var. Lâkin vermiyorlar. Tokat’a gidip valiyi görmek lâzım.

 

Tabiî hanım ve çocukları getiremedim. Evi ayarlayabilirsem bayramdan sonra. Misafirhaneden bana bir oda verdiler, otel de yok. Aceleyle üzerimi değiştirip, bir lokantaya gittim. Karnımı doyurduktan sonra para ödemek için kasaya gittim. Elimi cebime attım o da ne! Cüzdanım yok. Pantolonu değiştirirken almayı unutmuşum. Ne yapacağımı şaşırdım.

 

“–Kusura bakmayın ben buraya yeni atandım. Acele çıktım, gidip parayı alıp geleyim.” dedim. Lokantacı şöyle bir baktı. İstismar eden çok, bir şey söylesem inanmayabilirdi;

 

“–Önemli değil.” dedi, haklıydı:

 

“–İsterseniz kimliğimi bırakayım…” dedim. Ben o kadar mahcup olmuştum ki, koşa koşa gidip alıp geldim;

 

“–İkramımız olsun.” dedi. Fazlasıyla verdim, ilk gün böyle geçti.

 

 

Özel İdare’nin lojmanları çok eski, bahçesi ağaçlarla dolu. Eşyalar inerken hamallar gelinceye kadar komşular seferber oldular, yarısını indirdiler. Yanımızdaki lojmandaki komşu hemen bizi yemeğe aldı. Kime giderseniz gidin; elinize tabakla yemek-pasta gelmez. Ortaya mutlaka bir sofra açılır. Oraya has lezzetli yemekler yaparlar.

 

Sosyal yönden çok gelişmiş bir yöreydi. İlkokul çocukları yarım gün eğitimden sonra mutlaka Kur’ân eğitimi alırdı. İlkokul bitmeden Kur’ân’ı hatmederler ve o gün onlar için çok önemli olurdu… Bir merasim yapılırdı. Kur’ân’ı hatmeden kızlara en güzel elbiseler giydirilirdi. Hocası gelir; çocuğu okuturlar, bütün eş-dost, yakınları hediyeler getirirlerdi.

 

Ramazan mevsimi; Erbaa’da çok güzel, coşkulu geçerdi. Hemen her iki evin birinde, mukabele okunur; hanımlar iki veya daha fazla mukabele takip ederlerdi.

 

 

Bir gün savcı bey bana geldi;

 

“–Seninkilerin yaptığını duydun mu?” dedi.

 

“–Benimkiler de kim?” dedim.

 

“–İmam hatip öğrencisi… Pazardan yağ çalarken yakalanmış.” dedi.

 

Babası imam olmasına rağmen; savcı bey ara sıra alkol alırdı, namaza pek yüzü yoktu. Ama merhametli biriydi. «Neden başka bir şey değil de yağ?» diye merak etmiş, çocuğun kaldığı eve gitmiş. Evde birkaç öğrenci kalıyormuş, bulgurdan başka da hiçbir yiyecek yokmuş, çok etkilenmiş. Karakola gidip şikâyetlerini geri almalarını söylemiş. «Hırsızlık tespit edildiğinde siciline işlenir, ömür boyu kamu görevi yapamaz.»

 

Ben de;

 

“Savcı bey, bu bizim ayıbımız. Allah bizden sorar. Bu çocukların elinden tutmamız lâzım.” dedim. İmam-hatip lisesi müdürüne gittik;

 

“–Sizin öğrencileriniz neden bu durumda, niçin yardım edilmiyor?” dedim.

 

“–300 tane öğrenci var, hepsi birbirinden gariban. Hangi birine yardım edelim?” dedi.

 

Doğru ya bugün de öyle değil mi? Kur’ân kurslarına giden öğrenciler de hep gariban. Zenginler çocuklarını üniversitede okutma gayretinde. Hele o zamanlar imam-hatipler pek istikbal de va‘detmiyordu. «Allâh’ın izniyle bu iş bize düşüyor.» diyerek işe esnaftan, arkadaşlardan, bürokratlardan başladık. Sadece imam-hatiplilere değil, diğer lisedeki öğrencilere de yardım edildi. Diyanet Vakfı’na şartlı bağış yapıldı.

 

Bağış toplanırken ibretlik bir hâdise yaşandı:

 

Sağlık ocağında iki doktor vardı; birisi dindar görünüyor, diğeri bohem hayatı yaşıyordu. Bitişikteki komşum müftülükte çalıştığı için öğrenci parasını o tahsil ediyordu. Mütedeyyin sandığımız doktor beye durumu anlatınca;

 

“–Elim dar, veremem.” demiş. Hiç ummadığımız diğer doktor ise tesadüfen listeyi görmüş;

 

“–Benim adım neden yok?” demiş.

 

Komşum vaziyeti idare etmiş;

 

“–Olmaz olur mu efendim, sizi en önce söylediler ama galiba ben temize geçerken yazmayı unuttum.” demiş ve doktor yüklüce bir para vermiş.

 

Cömertlik, diğergâmlık ayrı bir olay, herkese nasip olmuyor. İnsan ne kadar yanılıyor. Diğer doktor altı ay sonra vefat etti. Dolayısıyla ilçede bütün lise öğrencilerine burs imkânı sağlandı.

 

 

Komşumuz Kemal KIVIRCIKOĞLU vardı, Allah rahmet eylesin. Babası hâkim olarak Erbaa’ya gelmiş, orada emekli olup kalmış. Oto yedek parçası satardı, ava meraklıydı. Bir sabah erken saatlerde kenar mahalledeki bir kahvede arkadaşını beklerken, bir çocuğun gelip ayakkabılarını ayağından çıkarıp okula giden kardeşine verdiğini görmüş, çok etkilenmiş. Hemen bütün mal varlığını vakfetti, yakında bir okul yaptırdı. Kendisinin çocuğu yoktu, evi çok mütevâzı idi, her şeyini çocuklara vakfetti. O yıllarda okul yaptırma gibi bir alışkanlık yoktu, böyle işler sadece devletten bekleniyordu.

 

 

Erbaa’nın dağlık arazisinde bir keşfe gitmiştim. Ona yakın tarla vardı, tarafları anlaştırdım. Bir tanesi hem çok uzak hem de yolu çok kötüydü; traktörle, katırlarla gidiliyordu. O kadar dil döktüm bir türlü insanları uzlaştıramadım. O sırada namaz vakti geldi, gidip camide namaz kıldık. Yaşlı bir amca yanıma geldi;

 

“–Hâkim Bey boşuna uğraşma, bunları barıştıramazsın. Çünkü bunun kökü haram!” dedi;

 

“–Nasıl?” diye sorunca;

 

“–Bu çocukların babası tarlayı birisine satmış, ama tapusunu vermemiş. İki yıl sonra kendi malı gibi geri almış.” dedi.

 

 

Karşımızda iki katlı bahçeli bir ev vardı. Oğlumuz bebek olduğu için hanım geceleri sık uyanıyordu. İlgisini çekmiş;

 

“Komşunun köpeği bir haftadır uluyor, hayırdır inşâallah…” dedi.

 

Bir gün bir feryat figan. Duyduk ki komşumuz ölmüş, cenazeye gittim, köpek tabutun etrafında dört dönüyor… Aradan birkaç gün geçince evdekiler yeni farkına varıyorlar ki köpek ortada yok;

 

“Allah Allah! Bu hayvan nerede? Gitmez, buradan hiç ayrılmazdı!” diye merak edip, etrafa bakıyorlar. Ama yok. Üçüncü gün, mezarı bir ziyaret edelim; diye gittiklerinde köpeğin mezarın üzerinde yattığını, âdeta sahibini beklediğini görmüşler. Âh insanlarda bile bu kadar vefâ yok.

 

 

Erbaa’da 4 yıl kaldık. Geldiğimde dâvâ dosyaları o kadar birikmiş ki; masada yer kalmamış, sandalyelerin üzerine konmuş, gelen misafirlere oturacak yer kalmamıştı. Yıllar içinde elhamdülillâh bitirdik. Adlî tatil dönüşü geldiğimde, kâtibe hanım;

 

“Hâkim Bey, senin bu yıl tayinin çıkar. Burayı temizledin, kim bilir seni nereler bekliyor?” dedi. Dediği gibi de oldu. Hiç beklemiyorduk, tayinimiz Kozan’a çıktı.

Print Friendly

Bir Yorum Yap


*

Haber
Bu Web Sitesi ÜN Ajans Tarafından Tasarlanmıştır.
Mehmet Mencet
(mehmetmencet@hotmail.com)
Hayat Yolculuğunda Unutamadığım Kareler 4
11 Ekim 2016, Salı

Erbaa, Tokat’la Amasya arasında güzel bir ilçe. Karadeniz’le İç Anadolu arasında; insanları samimî, sıcakkanlı, misafirperver, Anadolu’nun birçok geleneğinin hâlâ yaşandığı, görgülü, kültürlü bir ilçe. Köyleri bile gayet temiz ve bakımlı. Bilhassa Çerkez köylerine köy demek, haksızlık olurdu. İnsanların giyim kuşamları çok düzgündü. Hanımlar giyim kuşam alışverişleri için İstanbul’a giderlerdi. Dört-beş tane tuğla fabrikası vardı.

 

Sulakyurt’ta yeni lojman yapılmıştı. İlk biz oturacaktık, o kadar sevindik ki…

 

Bir hâkimin kirada oturması hususunda şöyle denirdi:

 

“Ev sahibiyle ne kadar resmî olursanız olun, bir gün mahkemeye işi düşebilir veya evinde oturmanızı istismar edebilir.”

 

Neler işittik bu konuda. Kimseyi tanımadan samimî olamıyorsunuz; esnafla, komşularla mesafeli olmak durumundasınız. Ancak kendi meslektaşlarınızla diyalogunuz olabilir, o da aynı frekanstaysanız.

 

İnşaat teslimi evi uzun uğraşlarla temizledik, taşındık. İki ay sonra daha iyice yerleşmeden tayinimiz Erbaa’ya çıktı, önümüz Ramazan. Telgraf çektik. Yine ev sorunu. Kiralık ev yok. Özel İdare’nin çok eski, ama bahçe içinde yan yana memurların olduğu lojman var. Lâkin vermiyorlar. Tokat’a gidip valiyi görmek lâzım.

 

Tabiî hanım ve çocukları getiremedim. Evi ayarlayabilirsem bayramdan sonra. Misafirhaneden bana bir oda verdiler, otel de yok. Aceleyle üzerimi değiştirip, bir lokantaya gittim. Karnımı doyurduktan sonra para ödemek için kasaya gittim. Elimi cebime attım o da ne! Cüzdanım yok. Pantolonu değiştirirken almayı unutmuşum. Ne yapacağımı şaşırdım.

 

“–Kusura bakmayın ben buraya yeni atandım. Acele çıktım, gidip parayı alıp geleyim.” dedim. Lokantacı şöyle bir baktı. İstismar eden çok, bir şey söylesem inanmayabilirdi;

 

“–Önemli değil.” dedi, haklıydı:

 

“–İsterseniz kimliğimi bırakayım…” dedim. Ben o kadar mahcup olmuştum ki, koşa koşa gidip alıp geldim;

 

“–İkramımız olsun.” dedi. Fazlasıyla verdim, ilk gün böyle geçti.

 

 

Özel İdare’nin lojmanları çok eski, bahçesi ağaçlarla dolu. Eşyalar inerken hamallar gelinceye kadar komşular seferber oldular, yarısını indirdiler. Yanımızdaki lojmandaki komşu hemen bizi yemeğe aldı. Kime giderseniz gidin; elinize tabakla yemek-pasta gelmez. Ortaya mutlaka bir sofra açılır. Oraya has lezzetli yemekler yaparlar.

 

Sosyal yönden çok gelişmiş bir yöreydi. İlkokul çocukları yarım gün eğitimden sonra mutlaka Kur’ân eğitimi alırdı. İlkokul bitmeden Kur’ân’ı hatmederler ve o gün onlar için çok önemli olurdu… Bir merasim yapılırdı. Kur’ân’ı hatmeden kızlara en güzel elbiseler giydirilirdi. Hocası gelir; çocuğu okuturlar, bütün eş-dost, yakınları hediyeler getirirlerdi.

 

Ramazan mevsimi; Erbaa’da çok güzel, coşkulu geçerdi. Hemen her iki evin birinde, mukabele okunur; hanımlar iki veya daha fazla mukabele takip ederlerdi.

 

 

Bir gün savcı bey bana geldi;

 

“–Seninkilerin yaptığını duydun mu?” dedi.

 

“–Benimkiler de kim?” dedim.

 

“–İmam hatip öğrencisi… Pazardan yağ çalarken yakalanmış.” dedi.

 

Babası imam olmasına rağmen; savcı bey ara sıra alkol alırdı, namaza pek yüzü yoktu. Ama merhametli biriydi. «Neden başka bir şey değil de yağ?» diye merak etmiş, çocuğun kaldığı eve gitmiş. Evde birkaç öğrenci kalıyormuş, bulgurdan başka da hiçbir yiyecek yokmuş, çok etkilenmiş. Karakola gidip şikâyetlerini geri almalarını söylemiş. «Hırsızlık tespit edildiğinde siciline işlenir, ömür boyu kamu görevi yapamaz.»

 

Ben de;

 

“Savcı bey, bu bizim ayıbımız. Allah bizden sorar. Bu çocukların elinden tutmamız lâzım.” dedim. İmam-hatip lisesi müdürüne gittik;

 

“–Sizin öğrencileriniz neden bu durumda, niçin yardım edilmiyor?” dedim.

 

“–300 tane öğrenci var, hepsi birbirinden gariban. Hangi birine yardım edelim?” dedi.

 

Doğru ya bugün de öyle değil mi? Kur’ân kurslarına giden öğrenciler de hep gariban. Zenginler çocuklarını üniversitede okutma gayretinde. Hele o zamanlar imam-hatipler pek istikbal de va‘detmiyordu. «Allâh’ın izniyle bu iş bize düşüyor.» diyerek işe esnaftan, arkadaşlardan, bürokratlardan başladık. Sadece imam-hatiplilere değil, diğer lisedeki öğrencilere de yardım edildi. Diyanet Vakfı’na şartlı bağış yapıldı.

 

Bağış toplanırken ibretlik bir hâdise yaşandı:

 

Sağlık ocağında iki doktor vardı; birisi dindar görünüyor, diğeri bohem hayatı yaşıyordu. Bitişikteki komşum müftülükte çalıştığı için öğrenci parasını o tahsil ediyordu. Mütedeyyin sandığımız doktor beye durumu anlatınca;

 

“–Elim dar, veremem.” demiş. Hiç ummadığımız diğer doktor ise tesadüfen listeyi görmüş;

 

“–Benim adım neden yok?” demiş.

 

Komşum vaziyeti idare etmiş;

 

“–Olmaz olur mu efendim, sizi en önce söylediler ama galiba ben temize geçerken yazmayı unuttum.” demiş ve doktor yüklüce bir para vermiş.

 

Cömertlik, diğergâmlık ayrı bir olay, herkese nasip olmuyor. İnsan ne kadar yanılıyor. Diğer doktor altı ay sonra vefat etti. Dolayısıyla ilçede bütün lise öğrencilerine burs imkânı sağlandı.

 

 

Komşumuz Kemal KIVIRCIKOĞLU vardı, Allah rahmet eylesin. Babası hâkim olarak Erbaa’ya gelmiş, orada emekli olup kalmış. Oto yedek parçası satardı, ava meraklıydı. Bir sabah erken saatlerde kenar mahalledeki bir kahvede arkadaşını beklerken, bir çocuğun gelip ayakkabılarını ayağından çıkarıp okula giden kardeşine verdiğini görmüş, çok etkilenmiş. Hemen bütün mal varlığını vakfetti, yakında bir okul yaptırdı. Kendisinin çocuğu yoktu, evi çok mütevâzı idi, her şeyini çocuklara vakfetti. O yıllarda okul yaptırma gibi bir alışkanlık yoktu, böyle işler sadece devletten bekleniyordu.

 

 

Erbaa’nın dağlık arazisinde bir keşfe gitmiştim. Ona yakın tarla vardı, tarafları anlaştırdım. Bir tanesi hem çok uzak hem de yolu çok kötüydü; traktörle, katırlarla gidiliyordu. O kadar dil döktüm bir türlü insanları uzlaştıramadım. O sırada namaz vakti geldi, gidip camide namaz kıldık. Yaşlı bir amca yanıma geldi;

 

“–Hâkim Bey boşuna uğraşma, bunları barıştıramazsın. Çünkü bunun kökü haram!” dedi;

 

“–Nasıl?” diye sorunca;

 

“–Bu çocukların babası tarlayı birisine satmış, ama tapusunu vermemiş. İki yıl sonra kendi malı gibi geri almış.” dedi.

 

 

Karşımızda iki katlı bahçeli bir ev vardı. Oğlumuz bebek olduğu için hanım geceleri sık uyanıyordu. İlgisini çekmiş;

 

“Komşunun köpeği bir haftadır uluyor, hayırdır inşâallah…” dedi.

 

Bir gün bir feryat figan. Duyduk ki komşumuz ölmüş, cenazeye gittim, köpek tabutun etrafında dört dönüyor… Aradan birkaç gün geçince evdekiler yeni farkına varıyorlar ki köpek ortada yok;

 

“Allah Allah! Bu hayvan nerede? Gitmez, buradan hiç ayrılmazdı!” diye merak edip, etrafa bakıyorlar. Ama yok. Üçüncü gün, mezarı bir ziyaret edelim; diye gittiklerinde köpeğin mezarın üzerinde yattığını, âdeta sahibini beklediğini görmüşler. Âh insanlarda bile bu kadar vefâ yok.

 

 

Erbaa’da 4 yıl kaldık. Geldiğimde dâvâ dosyaları o kadar birikmiş ki; masada yer kalmamış, sandalyelerin üzerine konmuş, gelen misafirlere oturacak yer kalmamıştı. Yıllar içinde elhamdülillâh bitirdik. Adlî tatil dönüşü geldiğimde, kâtibe hanım;

 

“Hâkim Bey, senin bu yıl tayinin çıkar. Burayı temizledin, kim bilir seni nereler bekliyor?” dedi. Dediği gibi de oldu. Hiç beklemiyorduk, tayinimiz Kozan’a çıktı.

Print Friendly
YORUMLAR
Yukarı Çık