Haber
17 Kasım 2015

Hayat yolculuğunda unutamadığım kareler

mehmet mencetMehmet Mencet Emekli Hakim

İnsan yaşadığı sürece iyi veya kötü, kendisini tesiri altına alan, hayrette bırakan olayları, ibret alacağı veya düstur edineceği güzellikleri yaşar. Ben de âcizâne 41 yıllık meslek hayatımdaki enteresan hâdiseleri yurdum insanının gerçeklerini sizlerle paylaşmak istedim.

 

Yaş kemâlini bulunca; insan geriye dönüp baktığında, artıları ve eksileri gözden geçirebiliyor; «Acaba bir arpa boyu yol alabildik mi?» diye. Öğrencilik, askerlik, evlilik derken bir makam sahibi oluyorsunuz, eliniz para görüyor; hiç tanımadığınız insanlar, küçük bir kasaba ve siz hâkim, savcı, kaymakam vs. «filân bey» oluyorsunuz. Çarşıda caddede giderken ayağa kalkanlar, selâm verenler oluyor. Genç ve tecrübesizsiniz.

 

Hâkimlik imtihanını kazandıktan sonra kur’a çekimi için Ankara’ya gittik. 45 kişilik bir grup. Malûm, ismi okunan herkes, cam kâseden gideceği yeri çekiyor. Genelde doğu ve güneydoğu il ve ilçeleri, adı duyulmamış küçük ilçeler… Ben ve eşim birlikte gittik, listede en son sırada idik. Biz gitmesek bile en son kalan yer bizim kısmetimiz olacaktı, o heyecanı yaşamak için gittik. Herkes tek tek çekti, sıra bize geldi:

 

Urfa-Hilvan…

 

“–Hiç duymadığımız bir yer, acaba Silvan mı?” dedik.

 

“–Hayır Hilvan!”

 

Hani derler ya;

 

“Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer mi? Biz oralarda ne yaparız?!. Ankara neresi Hilvan neresi!”

 

O yıllarda ulaşım bu kadar kolay değildi. Yolculuk bir günümüzü alıyordu. «Acaba vazgeçip başka bir iş mi yapsam…» diye tereddüt ettim. Eşim dedi ki:

 

“–Bak bu 45 kişilik kur’ada herkesin elinden kurtuldu, bize nasipmiş. Gider bakarız, beğenmezsen o zaman vazgeçersin.”

 

Denemekte fayda vardı, telgraf çektim bana bir ev ayarlanması için, hemen bir cevap geldi:

 

“Evinizi getirmeyin. Burada kiralık ev yok. Özel idarenin birkaç lojmanı var, o da dolu. Siz yalnız gelin.”

 

Mecburen yalnız gittim. Resmî bir dairenin bir odasında idare etmeye çalıştım. Hazır yiyip içmek imkânsız. Uzunca bir cadde üzerine sıralanmış evler, 8-10 tane lojman. Lokanta yok, manav yok, kasap yok. Bütün ihtiyaçlar Urfa’dan karşılanıyor. Önümüz kış.

 

Hilvan; Urfa-Diyarbakır arasında; tek avantajlı tarafı, yol üzerinde olmasıydı. Her zaman Urfa, Diyarbakır’a gitme imkânı vardı.

 

Nerede olursak olalım, güzel ahlâkla ve edeple mücehhez insanlarımız var. Daha sonra oranın yerlilerinden asil bir aile, Mehmet YETKİN Amcalar bizim ev bulamadığımızı duyunca bir teklifte bulundu. Oğlu askerde, gelini de baba evinde;

 

“Gelinden izin alalım, eşyalarını bir odaya doldursun; mademki bizim memleketimize hizmet için gelmişsiniz. Biz de size yardımcı olmak durumundayız.” dedi. “Lojman boşalıncaya kadar oturun.” diye bize geçici olarak verdi. 2 oda, mutfağı ve banyosu yok; tuvalet bahçede ortak kullanılıyor, onlar için evini kiraya vermek ne demekti, bir düşünün.

 

Bir gün sormuşlar;

 

“–Sen hâkimden kira mı alacaksın? İhtiyacın mı var ki 2 odanı kiraya verdin?”

 

“–Evet, kira alacağım, bir hâkim bedava oturmaz!” diye herkesi susturacak bir cevap vermiş. Oysa ne kira derdinde, ne de ihtiyacı var. Onurumuzu korumak adına;

 

“Sakın ola ki bizim evde oturuyor diye adliyeye gidip rahatsız etmeyesiniz!” şeklinde tembih etmiş. Hani eskiden bilge kişiler olur, her hâliyle insanlara örnek olurlardı ya; Mehmet Amca onlardandı. Belki okuma-yazması bile yoktu ama çok saygın bir kişiliği vardı. 11 oğlu, 2 kızı, torunları çok kalabalık; ama büyüklerine son derece saygılılardı. Oğullarına, akrabalarına haber göndermiş:

 

“Bundan sonra benim evime sık gelmeyin. Aynı avluda bir hâkim oturuyor, aynı bahçeyi paylaşıyoruz. Rahatsız olmasın, hiçbiriniz de iş konusunda bana gelmeyin.”

 

Mekânı cennet olsun…

 

Ailemi alıp getirdim, eşyalar indirildi, ev yetersiz, ilk gurbet… Hanımın morali bozuk, kucağında bir küçük çocuk, dil değişik, âdet-töre değişik. Ağlamaklı otururken ev sahibi hanım geldi:

 

“Kızım yalnız senin mi anan var? Biz de anayız. Bundan sonra anan benim. Ne ihtiyacın varsa, bana söyle!” diye çocuğu kucağından aldı. Yemekler getirdi, bizi üç gün kendi evinde yatırdı. Yerleşinceye kadar çocuğa baktı.

 

Bunlar hangi üniversiteden mezun? Bütün sıkıntılarımızı hafifletti? Allah onlardan râzı ve hoşnut olsun.

 

2-3 ay kadar oturabildik; gencecik bir arkadaşımız kalp krizinden vefat etti, dolayısıyla lojman boşaldı ve taşındık.

 

Su, günde bir saat kadar akar. Herkes kabını doldurur, elektrik jeneratörden… Sabah birkaç saat, akşam da 12:00’da kesilirdi. İhtiyacımız kadar aldıktan sonra komşulara verirdik. Bir gün yaşlı bir hanım, dil de bilmiyor;

 

“–Gel sana su verelim.” dedik çok mutlu oldu.

 

“–Ta çarşıya gidip sıra bekliyorum, musluğu bile yok bir boruya çivi takmışlar, işi bitince çiviyi takıyorlar.” dedi.

 

O hanıma;

 

“–Bahçe temizliği için para verelim.” dedik;

 

“–Para istemem, ben gözümle temizlerim buraları. Siz bana su veriyorsunuz.” dedi.

 

Böyle de gözü-gönlü tok insanlardı.

 

Çarşıda bir meczub vardı, ne zaman beni görse arkamdan;

 

“Ahkame’l-Hâkimîn!” diye bağırırdı;

 

“Allah Allah! Beni her gördüğünde neden böyle bağırıyor? Ne demek acaba?” diye merak ettim, sonra öğrendim. Anladım ki bana;

 

“Hâkimler hâkimi var! Sakın nefsin seni şımartmasın!..” der gibiydi. Birkaç Türkçe kelime biliyordu.

 

Bir de;

 

“Zerre kaybolmaz!” derdi. Bu iki kelime beni öylesine etkiledi ki. Evet; «Zerre kaybolmaz, her yaptığının bir hesabı var, ona göre davran!»

 

Hadîs-i kudsî olarak rivâyet edilir:

 

“Benim gök kubbemin altında öyle velî kullarım vardır ki onları Ben’den başkası bilemez.”

 

Velî kul olmanın da mektebi yok. Mevlâ’m kimi dilerse ona mertebeler verir. Hilvan’da Şeyh İs diye bir zât vardı. Kendi hâlinde, herkese duâcı, halkın sevip saydığı bir kişiydi. Allah rahmet eylesin. Hani şehrin ileri gelenleri, kamu görevlileri; bir araya gelir, yer-içer, kendilerince eğlenirler ya, işte birisi o mecliste sarhoş olup;

 

“Aman canım bu zamanda da şeyh mi olurmuş! Şöyle böyle…” diye hakaretler etmiş. Bir gece yarısı kapısı çalınmış ve adam kapıyı açar açmaz; Şeyh İs; bunun suratına öyle bir tokat vurmuş ki nereden geldiğini bilememiş.

 

Print Friendly

Bir Yorum Yap


*

Haber
Bu Web Sitesi ÜN Ajans Tarafından Tasarlanmıştır.
Mehmet Mencet
(mehmetmencet@hotmail.com)
Hayat yolculuğunda unutamadığım kareler
17 Kasım 2015, Salı

mehmet mencetMehmet Mencet Emekli Hakim

İnsan yaşadığı sürece iyi veya kötü, kendisini tesiri altına alan, hayrette bırakan olayları, ibret alacağı veya düstur edineceği güzellikleri yaşar. Ben de âcizâne 41 yıllık meslek hayatımdaki enteresan hâdiseleri yurdum insanının gerçeklerini sizlerle paylaşmak istedim.

 

Yaş kemâlini bulunca; insan geriye dönüp baktığında, artıları ve eksileri gözden geçirebiliyor; «Acaba bir arpa boyu yol alabildik mi?» diye. Öğrencilik, askerlik, evlilik derken bir makam sahibi oluyorsunuz, eliniz para görüyor; hiç tanımadığınız insanlar, küçük bir kasaba ve siz hâkim, savcı, kaymakam vs. «filân bey» oluyorsunuz. Çarşıda caddede giderken ayağa kalkanlar, selâm verenler oluyor. Genç ve tecrübesizsiniz.

 

Hâkimlik imtihanını kazandıktan sonra kur’a çekimi için Ankara’ya gittik. 45 kişilik bir grup. Malûm, ismi okunan herkes, cam kâseden gideceği yeri çekiyor. Genelde doğu ve güneydoğu il ve ilçeleri, adı duyulmamış küçük ilçeler… Ben ve eşim birlikte gittik, listede en son sırada idik. Biz gitmesek bile en son kalan yer bizim kısmetimiz olacaktı, o heyecanı yaşamak için gittik. Herkes tek tek çekti, sıra bize geldi:

 

Urfa-Hilvan…

 

“–Hiç duymadığımız bir yer, acaba Silvan mı?” dedik.

 

“–Hayır Hilvan!”

 

Hani derler ya;

 

“Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer mi? Biz oralarda ne yaparız?!. Ankara neresi Hilvan neresi!”

 

O yıllarda ulaşım bu kadar kolay değildi. Yolculuk bir günümüzü alıyordu. «Acaba vazgeçip başka bir iş mi yapsam…» diye tereddüt ettim. Eşim dedi ki:

 

“–Bak bu 45 kişilik kur’ada herkesin elinden kurtuldu, bize nasipmiş. Gider bakarız, beğenmezsen o zaman vazgeçersin.”

 

Denemekte fayda vardı, telgraf çektim bana bir ev ayarlanması için, hemen bir cevap geldi:

 

“Evinizi getirmeyin. Burada kiralık ev yok. Özel idarenin birkaç lojmanı var, o da dolu. Siz yalnız gelin.”

 

Mecburen yalnız gittim. Resmî bir dairenin bir odasında idare etmeye çalıştım. Hazır yiyip içmek imkânsız. Uzunca bir cadde üzerine sıralanmış evler, 8-10 tane lojman. Lokanta yok, manav yok, kasap yok. Bütün ihtiyaçlar Urfa’dan karşılanıyor. Önümüz kış.

 

Hilvan; Urfa-Diyarbakır arasında; tek avantajlı tarafı, yol üzerinde olmasıydı. Her zaman Urfa, Diyarbakır’a gitme imkânı vardı.

 

Nerede olursak olalım, güzel ahlâkla ve edeple mücehhez insanlarımız var. Daha sonra oranın yerlilerinden asil bir aile, Mehmet YETKİN Amcalar bizim ev bulamadığımızı duyunca bir teklifte bulundu. Oğlu askerde, gelini de baba evinde;

 

“Gelinden izin alalım, eşyalarını bir odaya doldursun; mademki bizim memleketimize hizmet için gelmişsiniz. Biz de size yardımcı olmak durumundayız.” dedi. “Lojman boşalıncaya kadar oturun.” diye bize geçici olarak verdi. 2 oda, mutfağı ve banyosu yok; tuvalet bahçede ortak kullanılıyor, onlar için evini kiraya vermek ne demekti, bir düşünün.

 

Bir gün sormuşlar;

 

“–Sen hâkimden kira mı alacaksın? İhtiyacın mı var ki 2 odanı kiraya verdin?”

 

“–Evet, kira alacağım, bir hâkim bedava oturmaz!” diye herkesi susturacak bir cevap vermiş. Oysa ne kira derdinde, ne de ihtiyacı var. Onurumuzu korumak adına;

 

“Sakın ola ki bizim evde oturuyor diye adliyeye gidip rahatsız etmeyesiniz!” şeklinde tembih etmiş. Hani eskiden bilge kişiler olur, her hâliyle insanlara örnek olurlardı ya; Mehmet Amca onlardandı. Belki okuma-yazması bile yoktu ama çok saygın bir kişiliği vardı. 11 oğlu, 2 kızı, torunları çok kalabalık; ama büyüklerine son derece saygılılardı. Oğullarına, akrabalarına haber göndermiş:

 

“Bundan sonra benim evime sık gelmeyin. Aynı avluda bir hâkim oturuyor, aynı bahçeyi paylaşıyoruz. Rahatsız olmasın, hiçbiriniz de iş konusunda bana gelmeyin.”

 

Mekânı cennet olsun…

 

Ailemi alıp getirdim, eşyalar indirildi, ev yetersiz, ilk gurbet… Hanımın morali bozuk, kucağında bir küçük çocuk, dil değişik, âdet-töre değişik. Ağlamaklı otururken ev sahibi hanım geldi:

 

“Kızım yalnız senin mi anan var? Biz de anayız. Bundan sonra anan benim. Ne ihtiyacın varsa, bana söyle!” diye çocuğu kucağından aldı. Yemekler getirdi, bizi üç gün kendi evinde yatırdı. Yerleşinceye kadar çocuğa baktı.

 

Bunlar hangi üniversiteden mezun? Bütün sıkıntılarımızı hafifletti? Allah onlardan râzı ve hoşnut olsun.

 

2-3 ay kadar oturabildik; gencecik bir arkadaşımız kalp krizinden vefat etti, dolayısıyla lojman boşaldı ve taşındık.

 

Su, günde bir saat kadar akar. Herkes kabını doldurur, elektrik jeneratörden… Sabah birkaç saat, akşam da 12:00’da kesilirdi. İhtiyacımız kadar aldıktan sonra komşulara verirdik. Bir gün yaşlı bir hanım, dil de bilmiyor;

 

“–Gel sana su verelim.” dedik çok mutlu oldu.

 

“–Ta çarşıya gidip sıra bekliyorum, musluğu bile yok bir boruya çivi takmışlar, işi bitince çiviyi takıyorlar.” dedi.

 

O hanıma;

 

“–Bahçe temizliği için para verelim.” dedik;

 

“–Para istemem, ben gözümle temizlerim buraları. Siz bana su veriyorsunuz.” dedi.

 

Böyle de gözü-gönlü tok insanlardı.

 

Çarşıda bir meczub vardı, ne zaman beni görse arkamdan;

 

“Ahkame’l-Hâkimîn!” diye bağırırdı;

 

“Allah Allah! Beni her gördüğünde neden böyle bağırıyor? Ne demek acaba?” diye merak ettim, sonra öğrendim. Anladım ki bana;

 

“Hâkimler hâkimi var! Sakın nefsin seni şımartmasın!..” der gibiydi. Birkaç Türkçe kelime biliyordu.

 

Bir de;

 

“Zerre kaybolmaz!” derdi. Bu iki kelime beni öylesine etkiledi ki. Evet; «Zerre kaybolmaz, her yaptığının bir hesabı var, ona göre davran!»

 

Hadîs-i kudsî olarak rivâyet edilir:

 

“Benim gök kubbemin altında öyle velî kullarım vardır ki onları Ben’den başkası bilemez.”

 

Velî kul olmanın da mektebi yok. Mevlâ’m kimi dilerse ona mertebeler verir. Hilvan’da Şeyh İs diye bir zât vardı. Kendi hâlinde, herkese duâcı, halkın sevip saydığı bir kişiydi. Allah rahmet eylesin. Hani şehrin ileri gelenleri, kamu görevlileri; bir araya gelir, yer-içer, kendilerince eğlenirler ya, işte birisi o mecliste sarhoş olup;

 

“Aman canım bu zamanda da şeyh mi olurmuş! Şöyle böyle…” diye hakaretler etmiş. Bir gece yarısı kapısı çalınmış ve adam kapıyı açar açmaz; Şeyh İs; bunun suratına öyle bir tokat vurmuş ki nereden geldiğini bilememiş.

 

Print Friendly
YORUMLAR



    Yukarı Çık