Hayatımızın her döneminde, şartların gereği olarak karşımıza «kefillik» meselesi çıkar. Alışveriş, borç-alacak ilişkileri, yardımlaşma veya kredi gibi insânî ve ticârî münasebetlerde kullanılan kefillik; aslında bir insanın diğerine dair verdiği en ağır taahhüttür. Ancak bu imzanın ardından, insanın başına neler geleceği çoğu zaman kestirilemez. Muhterem Musa Efendimiz;
“–Yardım için gerekli olanları yap ama kefil olmamaya bak!” diyerek bu konuda çok hayâtî bir nasihat verirdi.
BİR İMZANIN GÖLGESİNDEKİ HAYATLAR
Rahmetli babam, yaklaşık 30-40 yıl önce ilçedeki esnaf kooperatifinin işleri için bir komşusuna kefil olmuştu. Borçlu şahıs, Kırıkkale’ye göç edince; kooperatif yönetimi, asıl borçluyu aramak yerine babamı hedef almış ve dükkânına icrâ göndermişti. İzinli olduğum bir dönemde şâhit olduğum bu hâdisede, babam üzüntüden neredeyse felç geçirecekti. Kırıkkale’de beraber çalıştığımız icrâ müdürüne gidip durumu anlattığımızda;
–Âdil Amca, önce borçluya gidilmesi gerekirken sana nasıl gelirler?” diyerek haciz tutanağını iptal ettiğinde, babamın yaşadığı o sonsuz mutluluk ve rahatlama hâlâ gözlerimin önündedir.
Kaderin cilvesine bakın ki; bu hâdiseyi Keskin’de ziyaret ettiğim Mal Müdürü’ne anlatırken acı bir sürprizle karşılaştım. Müdür Bey gülerek masasından sarı bir zarf çıkardı;
“–Siz de bir öğrenciye kredi için kefil olmuşsunuz, iki sene geçmiş ve ödenmemiş; mecburen size haciz gelecek.” dedi.
O an hem üzüldüm hem de kendi düştüğüm duruma güldüm. Asıl borçlu olan genç, Adana’da mühendis olmuş, müteahhitlik yapıyordu; ancak borcunu ya unutmuş ya da ciddîye almamıştı. Borcunu hemen ödedi, böylece o yükten kurtuldum, ama aldığım ders bâkî kaldı.
MESLEKÎ SORUMLULUK ve VURDUMDUYMAZLIK
Kozan’da çalıştığım daire, bir pasajın içindeydi. Altımızda noter vardı ve kefil arayanlar;
“–Yukarıda hazır kefil var.” diyerek sürekli bana gelirlerdi. Bu şekilde kefil olduğum işlem sayısı yirmiyi aşınca, noter hanıma;
“–Maaşım yetmez, birikimim yok, beni bu yükten kurtar!” demek zorunda kaldım. En sonunda kefilliğimizin Adâlet Bakanlığı’nın iznine tâbî olduğu gerekçesiyle bu sarmaldan kurtulabildik.
Antalya’da ise bir hemşehrimizin evine, oğlunun borcu yüzünden icrâ gelmişti. Büyük bir panikle yardım istediler. İcrâ memuruyla görüşüp on gün süre aldık. Ancak süre dolup borç yine ödenmeyince, memur;
“–Efendim, alacaklı vekili; «Madem hâkim kefil oldu, işlemi ona yapalım.» diyor; ne dersiniz?” diye sorunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Nihayetinde anneyi arayıp problemi çözdük ama kendi dikkatsizliğime de bir hayli üzüldüm.
Yaşadığımız dünyada, insan bazen iradesinin dışında; aile bağları, komşuluk, iş arkadaşlığı veya bazı dostluklar gibi sosyal bağların baskısıyla kefil olmaya mecbur kalıyor. İcrâ dairelerinde ve cezaevlerinde kefilliğin getirdiği ağır sorumluluklar yüzünden büyük çileler çeken, bir «utanma» uğruna telâfîsi zor hâdiselere katlanan sayısız insan var.
MODERN BİR TEHDİT: DİJİTAL TAMAHKÂRLIK ve IBAN KİRALAMA
Bugün güven sû-i istimâli sadece noter masalarına veya kooperatif dosyalarına münhasır değil; teknolojinin hızıyla «dijital bir vebal» hâline dönüştü. Özellikle son yıllarda gençleri ve kısa yoldan para kazanmaya tamah edenleri hedef alan; «IBAN kiralama» sahtekârlığı, modern dünyanın en tehlikeli «kefâlet» tuzağıdır.
İnsanlar;
“–Sadece hesabını kullandıracaksın, gelen parayı şu hesaba geçeceksin, komisyonunu alacaksın!” denilerek, aslında tanımadıkları şer odaklarının suçlarına ortak ediliyor. Birkaç bin liralık «kolay kazanç» vaadiyle; yasa dışı bahis, nitelikli dolandırıcılık ve kara para aklama trafiğinin tam merkezine sürükleniyorlar.
Bakınız, acı örnekler kapımızı çalıyor: • Üniversite öğrencisi bir gencimiz; «Harçlığımı çıkarırım.» düşüncesiyle IBAN’ını bir internet grubuna kiralıyor. Hesabına yatan paranın, bir emeklinin bütün birikimi olan dolandırıcılık parası olduğunu öğrendiğinde ise, artık çok geç kalmıştır. O artık bir «kefil» değil, hukuken bir «fâil» muamelesi görmektedir.
• Bir ev hanımı, tanıdığı birinin ricasıyla -tıpkı babamın o eski komşusuna duyduğu güven gibi- hesabını kullandırıyor. Sonuç; ağır ceza mahkemelerinde yıllarca süren yargılamalara ve hiçbir zaman ödeyemeyeceği tazminatlara mahkûm oluyor.
Özellikle gençlerimiz, kısa yoldan zengin olma vaadinin tamahkârlığı ile sahtekârların tuzağına düşüyor. “Tamahkârla sahtekâr birbirini çabuk bulur!” atasözü bu tabloyu ne de güzel ifade ediyor. Böylece tamahkârlar tuzağa düşüp, farkında olmadan ağır ceza mahkemelerinin ve nitelikli dolandırıcılık suçlamalarının hedefi hâline geliyor.
Hukukî gerçek şudur ki; bu suçlardan yargılanan bir kişi için «uzlaşma» yolu kapalıdır. Taraflar kendi aralarında anlaşsa bile kamu davası düşmez; «bir kerelik bir hata» kişinin bütün geleceğini ve sicilini karartabilir. Maalesef asıl dolandırıcı, vurdumduymaz hâli ve ölmüş vicdanıyla, kurduğu tuzağın ve yakalanmayışının keyfini sürerken; acı, dert ve üzüntü, hesabını kullandıranın sırtına kalıyor.
ÇÖZÜM: KARAKTER İNŞÂSI ve SORUMLULUK
Gençlerin bu tuzağa bu kadar kolay düşmesi, sadece ekonomik bir ihtiyaçla açıklanamaz. Psikolog ve sosyologların «zaman miyopisi» (uzağı görememe) dediği bir durumla veya emek vermeden para kazanma tamâhkarlığı sebebiyle, uzun vâdeli hukukî sonuçları görememektedirler. Sosyal medyanın enjekte ettiği «çalışmadan kazanma» ve «hızlı zengin olma» zehrine karşı en güçlü panzehir, kişide sağlam bir karakterin oluşturulabilmesidir.
Uyarılar veya hapis cezalarının caydırıcılığı vardır, ama çözüm için yetersiz tedbirlerdir. Bunlar (hukuk) ancak ikincil kontrol mekanizmalarıdır. Asıl çözüm; toplumun (vicdan) birincil kontrol mekanizması olan aile ve eğitim kurumları vasıtasıyla, insana yüklenen değerlerde bulunmaktadır. Sosyal bilimcilerin de belirttiği gibi; kanunlardan kaynaklanan ceza korkusu, kişiler için belli bir seviyede caydırıcıdır. Gerçek şu ki; sadece sağlam karakter ve sorumluluk şuuru dediğimiz mânevî değerler yüklenmiş vicdan sahibi kişi, bu suçlardan korunabilir.
Eğer bir çocukta «hak, haram ve emek» şuuru, aile ocağındayken vicdanına mühürlenirse; işte o genç dışarıdaki her türlü «kolay para» teklifini reddedecek ahlâkî direnci gösterebilir. Toplumda aile kavgaları ve iflâsların sona ermesi için; «Her sözün bir vebâli olduğu» düsturunu zihinlere nakşetmek gerekir. İnsanın yetişme ocağı olan ailede ve devamı olan diğer eğitim kurumlarında; İslâmî ve ahlâkî değerler kişiye yüklenip, kişinin kendini kontrol mekanizması yeniden inşâ edilmeden, dijital ekranlardaki aldatıcı tuzakların önüne geçemeyiz.
Günümüzde basit bir banka borcu veya komşu ricası için verilen sözlerin, nasıl kolayca çiğnendiğini gördükçe; toplum olarak yitirdiğimizin sadece para değil, insan karakter ve ahlâkının en önemli özelliği olan «güven» olduğunu anlıyoruz. İhtiyacımız olan tek şey; attığımız her imzanın, verdiğimiz her sözün bizi her iki cihanda da bağlayacağı şuuruna yeniden kavuşmaktır.
Emekli Hakim Mehmet Mencet yazdı…











